itaatsiz

  tu eres luz, yo soy sombra...
 tanımlar   dostum olmalı   mesaj gönder 

  • sophie scholl
  • masada
  • kedi
  • avatar the last airbender
  • tümülüs
  • berusaiyu no bara
  • seks sohbetleri

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya'sında savaş karşıtı bildiri dağıtmak suçu ile tutuklanıp giyotinle idam edilen pasifist genç kız. Ağabeyi Hans Scholl da aynı suçtan idam edilmiştir. Öldüklerinde Hans 25, Sophie ise 22 yaşındaydı.

Bütün suçları Nazizm'i kınamak olan iki gencecik insan... Yahudi bile değillerdi; Hitler'in saf Alman ırkından geliyorlardı. Vicdan sahibi bir insanın, hangi din ve milliyetten olursa olsun, Sophie ve Hans'ı sevmemesi mümkün müdür? Dinleri Hristiyanlık da olsa, "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" hadisinden haberdarmışçasına yürekli davrandılar onlar. Oysa geri kalanlar... korkak! Hani Martin Niemöller günah çıkardı sonra:

"Naziler önce komünistler için geldiler, komünist olmadığım için sesimi çıkarmadım. Sonra Çingeneler için geldiler, Çingene olmadığım için de sustum. Peşinden Yahudiler için geldiler, Yahudi de değildim, sesimi çıkarmadım. Ardından benim için geldiler, fakat benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı!"

Şimdi ise... dünün mazlumları, bugünün en büyük zalimi oldular. Kendileriyle hiçbir ilgisi olmadığı halde yapılan zulüm karşısında susmayan, karşı duran masum papatyaları postalları ile eziyorlar! Rachel Corrie... Ne kadar da ironik değil mi; Sophie'nin kendileri için öldüğü o mazlum halk, bugün bir başka mazlum halkın yanında durduğun için seni öldürdü Rachel. Hepinize kalbimde muazzam bir şefkat duyuyorum. Tiananmen meydanında tanklar tarafından ezilen adını bilmediğim Çinli çocuğu; Kerkük'te Türkmenlere zorunlu göç emri çıkartıldığı zaman kapılarına dikilen emniyet görevlilerinin ve kendi ailesinin gözleri önünde vücuduna gaz döküp 'ölürüm de Kerkük'ü terketmem' diye haykırarak yanarak can veren Türkmen kızı Zehra'yı, ve binlerce, milyonlarca cesur yüreği de aynı yere koyuyorum. Sizler cennetin en güzel yerlerine layıksınız.

Ben yapabilir miydim... O kadar cesur olabilir miydim... Dürüst olmak gerekirse, bilmiyorum. Sağduyulu olmak, yapılanları kınamak başka şey. Ama kendi canını ortaya koyup bir haksızlığın karşısında durmak, durabilmek... Her yiğidin harcı değil, biliyorum. Sophie'nin, Rachel'ın, Zehra'nın yüreğinin onda birine sahip olsa her insan, dünya çok başka bir yer olurdu; bunu söyleyebilirim yalnızca...




(#275217, 03/06/2010 07:23)

Masada, Yahudiler'in en önemli sembollerinden biridir. Bugün bile İsrailli çocuklar, tıpkı Japon yaşıtlarının Hiroşima ve Nagazaki'de gezdirilmesi gibi, Masada'ya getirilir ve tarihleri öğretilir. * Bu kale, 960 kişinin intihar ettiği bir yer olarak bilinir. Ama bu mekân, aynı zamanda, Yahudi tarihinde çok önemli bir yere sahiptir.

--- alıntı ---

Roma'nın Yeruşalayim'i ve II. Bet-Amikdaş'ı işgal etmesinden sonra, Yahudiler Yeruşalayim'den çıkıp, Masada Kalesi'ne geldiler. Orada 2-3 yıl kaldılar.

Kale hamamından su kuyularına, evlerinden gözleme kulelerine kadar herşeyi ile tam bir küçük köy izlenimi veriyordu. Kalenin kuzeyinde yiyecek depoları, gözleme terası, hamam ve bir sinagog bulunuyordu. Bunlar arasında kuzey yakasının en önemli yapısı Kral Herod'un kendi için yaptırdığı hamamdır. Yapım itibarı ile hala ilgi çeken bu yapı üç odacıktan oluşuyordu . Bu odacıklardan biri sıcak biri ılık ve biri de soğuk su içindi. Bu odacıkların hepsi zamanına göre çok yüksek bir mimari yapıya sahipti. Ayrıca bu odacıkların sıcak olanında sıcak hava tutmak ve odaya yaymak için değisik bir sistem kullanılmıştır. Burası iki kattan oluşmak ile beraber alt katta bir sürü boru vardı. Buna ek olarak yukarıda da sıcak havanın içeriye girmesini sağlayan bir hava boşluğu vardı. Bu boşluktan giren havanın ise her zaman sıcak kalmasını odanın iki katından aşağıdakindeki borular sağlıyordu. Kalenin batı yakasında bulunan en önemli yapı ise bir zamanlar içinde Kral Herod'un da yaşamış olduğu kalenin en büyük yapısı (yaklaşık 4000 metrekare) Batı Sarayı'dır. Kalede bir çok bölme olmakla berbaber en önemlileri yatak odaları, malzeme depoları, mozaik ve taht odaları idi. Batı Sarayı'nın kuzeybatısında bulunan Bizans Kilisesi ile güneybatısındaki üç villa ve büyük su havuzu da kalenin önemli mimari eserlerinden biridir. Kalenin doğu kısmına geldiğimizde ise burada sonradan yapılmış olan ve Yahudilerin kalede kaldıkları süre içerisinde yaşadıkları evleri görürüz. Kalenin güneyinde ise sadece su toplamak için yapılmış olan yeraltı sarnıçları vardır. Kalenin yapısında da sadece taş kullanılmakla beraber kalenin kuşatılması ve buna bağlı olarakta alınması çok zordu.

Masada tepesine çıkan herhangi biri, çevredeki Romalıların orayı bir işgalle kolaylıkla alamayacaklarını görebilir. Çünkü Masada Kalesi, büyük bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. Yukarı doğru çıkan bir asker, kaledekiler için kolay bir hedef olurdu. Buna rağmen, orada kalan Yahudiler hiçbir zaman kendilerini güvende hissedemediler. Her sabah kalkıp Romalılar'ın silahlarını nasıl geliştirdiklerini seyrettiler.

Yahudiler, Romalıların kaleye batı ucundan her yaklaşma denemesinde Romalı askerlerin üstüne kızgın yağ döküyorlardı. Bunun sonucunda da kaleye yaklaşanların sayısı her geçen gün azalıyordu. Yine bir gün Yahudiler içinde kızgın yağ bulunan kazanları batı ucuna yerleştirmişler ve kurban olacak Roma askerini bekliyorlardı. Bir süre sonra kurban gözüktü. Hızlıca koşarak batı ucundan kaleye tırmanmaya çalışıyordu ki yukardan kızgın yağ üstüne boşaldı ve o acı ile '' Şema İsrael'' diye bağırdı. Buna duyan yukarıdaki Yahudiler çok şaşırdılar ve o günden sonra hiç kızgın yağ dökmediler.

Romalılar, ilk olarak düzgün bir yol yapımı için çalışmalar başlattı. Uzun uğraşlardan sonra Solelo adı verilen yapay bir yol yaparak Masada'ya ulaşan Roma askerleri kaleye saldırmaya başladılar, ancak almayı başaramadılar. Ayrıca bölgenin sıcak olması ve Romalıların su sıkıntısı çekmesi onların morallerinin bozulmasına neden oluyordu. Sonunda Masada'nın kuvvetli duvarlarından birini yıkarak buranın alınmasını kolaylaştırdılar. Fakat acele etmediler ve ilk olarak Masada kalesinin karşısına tahtadan bir kale yaptılar. Amaçları Yahudilerin erzak ve sularının bitmesini ve bu yüzden de teslim olmalarını sağlamaktı. Yahudiler Romalıların bu kaleyi kısa bir süre içersinde yapmaları karşısında çok şaşırdılar. Fakat bunun üzerine onlar da bir plan yaptılar. Bu onlar için kaleyi kurtarmak adına son şansları idi ve bunu iyi kullanmak istiyorlardı. Planları basit ama uygulamaları zordu. Çünkü planlarının işlemesi için birkaç kişinin gizlice dışarı çıkarılması lazımdı. En sonunda dışarı çıkmayı başaranlar planı uygulamaya başladılar. Planları Romalıların kısa bir süre içinde inşaa ettikleri taht kaleyi yakmaktı. Sonunda başardılar ve kale yanmaya başladılar. Bir ara kaybeder gibi olan Romalılar rüzgarın da yardım ilen yangının önüne geçmeyi başardılar. Bundan sonra fazla beklemeden hemen karşı saldırıya geçtiler.

Bunun sonucunda Yahudiler'in lideri olan Elazar ben Yair, bütün Yahudiler'in kendilerini öldürmesi gerektiğini söyledi. Yahudilik, intiharı kesinlikle yasakladığı için, bu insanlar tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Ama daha sonra, bu alternatif yol, insanlara tutsak olmaktan daha mantıklı geldi.

Masada'daki son anları, olanlara tanık olmuş bir kişiden öğreniyoruz: Flavius Josephus. Daha sonra Josephus Masada'nın hikayesini kendi duygularını da katarak yazdı. Onun yazılarında, Eliezar ben Yair'in son konuşmaları yer almaktadır. Bu konuşmalarda Eliezar ben Yair neden intihar ettiklerini anlatmaktadır. İşte onun konuşmasından bir bölüm:

"...Bırakın karılarımız kötü yola düşmeden, bizden önce ölsünler; bırakın çocuklarımız ölsün, köleliğin acısını tatmadan... Onları öldürdükten sonra da karşılıklı olarak birbirimizi öldürelim."

Daha sonra Elazar, Yahudiler'e bütün eşyalarını yok etmelerini ama yiyecekleri bırakmalarını söyledi:

"...Yiyecekler bizim ihtiyaçlar yüzünden ölmediğimizin kanıtı olacaktır. Böylece, bizim asıl kararımız anlaşılacak; ölmeyi köleliğe tercih ettiğimiz..."

Bu konuşmalardan sonra, bir plan yapıldı. Bu plana göre oradaki 1000 kişi içerisinde kura yolu ile sekiz kişi seçildi. Bu sekiz kişinin görevi geriye kalan kişileri öldürmekti. Öldürme işini ise öldürüleceklerinin boğazlarına keskin bir kılıç ile tek hareketle, acı vermeden yapıyorlardı. Herkes ölüpte geriye sekiz kişi kalınca onlar da kura ile birbirlerini öldürüyordu. Geriye kalan en son kişi ise intihar etti. Bu olaylardan sonra, Romalılar kaleye geldiklerinde 960 tane cesetle karşılaştılar.

II. Beth-Amikdaş'ın yıkılması ve Masada İsyanı'nın bastırılması, İsrail'in kuruluşuna (15 Mayıs 1948) kadar sürecek olan bir esaret ve sürgün döneminin başlangıcıdır. Bu tarihten sonra, Yahudiler dünyanın her tarafına yayılmış ve 2000 yıl boyunca tekrar toplanıp bağımsızlıklarını elde etmeyi ümit etmişlerdir. (Nihayet, bu şansa, Nazilerin uyguladığı soykırım üzerine kendini suçlu hisseden Batı kamuoyunun Filistin topraklarını Yahudilere peşkeş çekmesi ile kavuşmuşlardır!)

Masada isyanı, ortaya koyduğu değerlerle günümüzde de hala önemini korumaya devam etmektedir. Bu yüzden, İsrailli askerler yeminlerini bu dağın tepesinde ederler ve şu cümleyi söylerler:

"MASADA BİR DAHA ASLA DÜŞMEYECEK"
--- alıntı ---


(#261527, 23/12/2009 04:10)

Dünyadaki en sevimli yaratıkların başında gelen bir tür. Felis domesticus. Hem asil, hem asi. İşte size kısa bir kediler tarihi:

Çok yakın zamana kadar, kedilerin ilk kez eski Mısır'da ortaya çıktığına inanılmaktaydı. Ama son araştırmalar, M.Ö. 8000 yıllarında Afrika'da yaşamış olan felis silvestris lybica adlı vahşi kedilerin, bugünkü kedilerin atası olabileceğini göstermektedir. Evcilleştirilen kedilere ait en eski kanıt ise, 9500 yıllık bir mezarda bulunmuş olan sahibi ile birlikte gömülmüş bir kedi iskeletidir.

Kediler, insanlarla mutualist bir yaşam sürdürüyor denilebilir; fakat köpeklerin aksine bu hayvancıklar evcilleşme proseslerinde türlerine ait özelliklerin çoğunu kaybetmemiştir. O yüzden bugün bile bir ev kedisini vahşi ortamda bıraktığınız zaman hayatını sürdürebilir (hoş, o zaten evinin yolunu bulacaktır büyük ihtimalle!). Vahşi doğalarını bünyelerinde bulundurmaya devam ettikleri için bazı insanlarca nankör, vefasız, asi diye de suçlanacaklardır! Oysa son derece sosyal, oyuncu, kendilerine sevgi gösterene sevgiyle bağlanan hayvanlardır kediler. Çok da zekidirler! *

Kediler nokturnal, yani gece avcısı olan yaratıklardır. İnsan gözünün gereksinim duyduğu ışıktan 8 kat daha az ışık olan ortamlarda bile çok keskin görüşe sahiptirler. Yine insanlardan, hatta köpeklerden, çok daha yüksek frekanstaki sesleri de işitebilirler. Koku alma duyuları da çok gelişmiştir.

Bazı kedi cinsleri şöyledir: *

1) Van Kedisi: Albino ve heterokromi hastasıdırlar, dolayısıyla sağırdırlar. Ayrıca yüzmeyi seven nadir kedi türlerindendir!



2) Ankara kedisi: Van Kedisinden ikisi de mavi olan gözleri ile ayrılır.

3) Siyam kedisi: "Smoked" yani tütsülenmiş gibi gelir bana hep :P



4) İran kedisi: Pofuduk tüylü, basık suratlıdır! Chincilla kedisi İran kedileri alt grubundadır.



5) Manx: kuyruksuz bir türdür.



6) Tekir: bildiğimiz alacalı bulacalı sokak kedilerinin çoğu tekir kedilerdir.



7) Oriental: Yüzleri sanki daha bir uzun, kulakları kocaman, tazıya benzer enteresan bir kedi türü.



8) Sfenks kedi: Tamamen tüysüzdür. Sanırım en sevimsiz kedi türüdür, yazık...



9)Sarman: Adı üstünde, sarılı marılı bir kedi. Bu da bizde çok bulunur.



10) Javanese kedileri: Balinese ırkına benzer, sadece daha çok renkte bulunabilen, uzun tüylü, uzun burunlu bir cinstir.



11) Bombay kedisi: Siyah, kısa tüylü, bakır rengi gözlü bir Asya kedisidir. Burma türüne yakındır.



12) Kıvrık kulaklı İskoç kedisi: Adı üstünde!



Daha geniş bir liste için tıklayınız: http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_cat_breeds

Kediler etoburdur, küçük avlarla (fare, kuş, vs) beslenirler. Ortalama ömürleri 14 yıldır. Üreme mevsimi mart ayı olarak bilinse de, aslında ocaktan ekime kadar geniiiiiş bir yelpazede çiftleşmeye devam edebilirler. Kedilerin mart ayındaki o cahıraş çığlığının sebebi başkadır da, ona girmiyim şimdi. * Kedi gebeliği iki ay sürer, her batında 3-5 yavru doğururlar. Kediler çok temiz hayvanlardır, tuvalet yaptıktan sonra üzerini toprakla örterler. Hatta ev kedilerinden klozete oturmaya alıştırılanları bile vardır! Bir de sürekli kendilerini yalayarak temizlerler, bayılırım o harekete!

Gelelim kedinin insanlar üzerindeki etkilerine: Objektif olmak adına kabul etmeliyim ki toxoplazmosis adı verilen bir tür bakteri kediden insana geçip özellikle hamile kadınlar için risk oluşturabilir. Ayrıca kedi tırmalamaları, genellikle zararsız olmakla birlikte, kuduz bir kediye denk gelirseniz aynı şeyi söyleyemeyeceğim... Bir de kedi tüyü akciğerde kiste sebep olabilir; dikkat etmek, kediyi çok öpüp koklamamak lâzım. Ama yine de köpeklere göre çok daha az hastalık taşıyan, çok daha temiz hayvanlardır kediler. Ayrıca yüksek tansiyondan muzdarip kişilerin kedi beslemeye başladıktan sonra kan basınçlarında belirgin bir düzelme olduğu, ayrıca kedi beslemenin depresyon ve stres kaynaklı diğer hastalıklara iyi geldiği klinik deneylerle kanıtlanmıştır. *

Kısacası kediler insana en yakın, en sevimli, en yaramaz hayvanlardandır. Kedinin evdeki aletlerle (bilgisayar, kablolar, kitaplar, terlikler...) yapabilecekleri o kadar çoktur ki, sürekli gözünüzün üzerinde olması gerekir. Ama çok da sevimlidir kerata, televizyon fişini dişleyip kullanılamaz hale getirse bile gelip kucağınızda uyuduğu zaman o mırıltısı vardır ya, bütün yaramazlıklarını unutturur. Bakın şuna, sevimli değil de nedir bu yaratık şimdi??


(#260920, 18/12/2009 06:31)

Baktım da, filmi hakkında şimdiden iki tanım yazmışım ama muhteşem bir başyapıt olan anime hakkında hiç tanım girmemişim. O yüzden, itaatsiz gözüyle Avatar the Last Airbender çizgi filmi (yahut animesi, nasıl kabul ederseniz) için buyrunuz. Yalnız baştan uyarıyorum, dizinin sonu ile ilgili fecii spoiler içerir.

Belki aşırı fantastik Japon animelerinden ziyade Amerikan kültürü ve esprilerine daha yatkın olmamdan kaynaklanıyor olabilir; ama Avatar, hayatımda izlediğim en güzel animelerden biriydi... Üçüncü sezonu sadece bir günde izlemiş bir insan olarak yazıyorum. Hâlâ da açıp açıp bazı bölümleri tekrardan izlerim. Asıl hedef kitlesi 10-12 yaşındaki çocuklar olmasına karşın, benim gibi kazık kadar "çocuk"ların bile hiç sıkılmadan, büyük bir heyecan ve keyifle izleyebilecekleri bir çizgi diziydi Avatar. Zaten bence başarısı da burdan geliyor: Bir çizgi filmden kim ne beklerse bu dizide bulması mümkün. Aksiyon isteyene aksiyonun en güzeli var mesela. Hatta, her biri başka başka spor ve dövüş sanatlarından ilham alan 4 bükücülük yeteneğini daha iyi yansıtabilmek için, animenin çizerleri dövüş dersleri bile almış! Romantizm isteyene romantizm... Twilight'taki ergen aşklarına havada karada bin basan ilk aşklar; fedakarlıklar... Sadece aşk da değil; sağlam dostluklar, aile olma duygusu: Iroh ve Zuko arasındaki baba-oğuldan öte amca-yeğen ilişkisi insanın içine işliyor... Komedi isteyene zaten Sokka'nın esprileri ve rezil olma sahneleri yeter. :) Ne zaman moralim bozulsa 3.17'yi açıp tiyatroya gittikleri bölümü izliyorum, gülmekten karnıma ağrılar giriyor! :D Kısacası Avatar, pek çok şeyi birden ustalıkla içinde barındırmayı başaran ender yapımlardan...

Öte yandan, bazen öyle derin şeylere dokunuyor ki, çocuklara değil, büyüklere hitap ediyor bu dizi diyorsunuz. Iroh'nun bilgelikleri ve Zuko'nun adım adım doğru yolu bulma çabası çok güzel anlatılmış. Aang'in küçük bir çocuk oluşuyla omuzlarına yüklenen büyük sorumluluk altında sıkışmasına dair çelişkileri, ayrı güzel... Düşmanını bağışlama üzerine muhteşem dersler var, ya da cesaretin ne olduğuna dair... Ama benim en çok coştuğum sahne, Zuko'nun babasına isyan edip Avatar'a katılmaya gittiği sahne oldu, "yürü be koçum!" diye bağırdım resmen! Zuko bildiğin Amerika'ya giydirdi, "İnsanlarla refahımızı paylaştığımızı söylüyoruz, işgal için kendimizi haklı göstermeye çalışıyoruz," dedi, "Ama dünyanın dört bir yanındaki insanlar bizden nefret ediyor!" Süper sahneydi, bunu izleyip de Zuko'ya âşık olmayacak kız tanımıyorum :P Hatunların efendi çocuk yerine piç tercih edişine hayatımda ilk kez Zuko'yu görünce hak verdim. Valla... Evet, yirmi altı yaşındaki kocaman kadın deil, içimdeki onaltı yaşındaki ergen kız konuşuyor olabilir şu anda, farkındayım. * *

Gelelim karakterlere: Yukarıda hepsinin tanımı yapılmış zaten, o yüzden aşağıda benim kendileri hakkındaki yorumlarımı okuyacaksınız. Sevdiğiniz birine giydirirsem alınmaca yok,tamamen kişisel düşüncelerimdir ...

Aang: Modern zaman Keloğlan'ı, yanaklarından sıkılıp sevilesi bir yaratık! Oyuncu ve haşarı kişiliğine rağmen, omuzlarına yüklenen büyük sorumluluğun getirdiği bir olgunluğu var ki, Katara'ya intikam konusunda söyledikleri bunun kanıtıdır. Canım ciğerimdir.

Katara: Gerek annesel tavırları olsun, gerek mantıklılığı, herkesi çekip çevirmesi, cesareti ve inandıklarının arkasında durması; süper bir insan da bu su bükücü kızımızdır. Ama aşk hayatı konusunda hayal kırıklığına uğradım, bunu da belirtmeden geçemiciğim. *

Sokka: Olmazsa olmaz bir karakter! Sokka olmasa çizgi dizimiz komedi yönünden çok eksik kalırdı. Hele hele son bölümlere doğru (hatta tam adres vermek gerekirse 3.16'da) Sokka'yla konuşmak için çadırına giden Zuko'nun, ağzında gülle sevgilisi Suki'yi bekleyen Sokka tarafından "Hello beautiful!" diye bir karşılanış sahnesi, ardından her ikisinin de bozum olan surat ifadeleri vardır ki, her açtığımda ekran karşısında koparım! Plan adamı olan Sokka kötü esprilerine rağmen dünya tatlısı bir oğlandır. Ama şebektir yani, karizmatik değildir; güzel kızlar onda ne buluyor, anlaşılır gibi değil azizim...

Toph: İtiraf edeyim başlarda hiç sevmemiştim bu kızı, çok burnu havada geliyordu. Zengin tek çocuk olmasından gelen bir bencilliği ve erkek fatmalığından gelen bir iticiliği vardı. Ama zamanla açık sözlülüğünü sever oldum keratanın.

Zuko: Adamım benim bee! Çizgi filmin en derinlikli karakterlerinden biri. Aslına bakarsanız, tam bir sorunlu ergen: Ne yaparsa, babasının sevgisini kazanabilmek için yapan bir küçük çocuk henüz... Ama dizi ilerledikçe bu küçük çocuğun büyüyüp gerçek bir erkek olma serüvenini bayıla bayıla izliyorsunuz. Benim Zuko ile ilgili en sevdiğim kısımlar galiba kendini Avatar'ın takımına kabul ettirmeye çalışırken kurbağa ile yaptığı komik sohbetler oldu, çocuk yanını gösterdiği inanılmaz şeker monologlardı. Takıma girdikten sonra yaptıkları da ayrı karizmaydı. Zaten o Husky sesi, yüzündeki yara izi, hatta kronik mutsuz halleri de kendisine ayrı bir hava katmakta. Amcasına davranışı önceleri adamı deli eder, ama final bölümündeki sarılma sahnesinde kendini amcası gibi seyirciye de tamamen affettirir. Adamımsın Zuko!

Iroh: Dizinin en süper karakteri! Onun o keyifçi doğasına ve aşmış olmaktan ileri gelen inanılmaz mütevazılığıne bayılıyorum! Şanslı velet Zuko, öyle bir amca da bende olsaydı ben de Ateş Lordu olurdum yeminlen :D Ayrıca kendisi beni dizide tek ağlatan sahnenin de baş kahramanıdır: Ba Sing Se'de geçirilen sakin bir gün konulu, her karakterin kısa kısa hikayelerine yer veren bölümde, ölmüş oğlunun doğumgününü kutlarken "Küçük asker eve dönüyor" şarkısını ağlayarak mırıldanması, benim de çizgi film bittikten sonra on dakika daha hönkürmemle sonuçlandı, aferin ona.

Azula: Son bölümde delirmesi pek olmadı... Ama süper karakterdi, gerçek kötüydü, hırs küpüydü, Fire Lord olsa ne yapacağını merak ediyordum.

Jet: Jet'le bir sorunum yok ama salak Katara'nın ona aşık olmasını hiç anlamadım. Karizmatik karakter istiyorsan Zuko'ya âşık olsana kızım!

Haru: Yakışıklı oğlan. Ama o bıyıklar hiç olmamış.

Mai: Seni hiç sevmedim sütoğlan. Babanı da sevmezdim. Her daim sıkılan, donuk sesli, kepçe kulaklı, emocu kız seniiiii! Bir tek boiling rock'tan bizimkilerin kaçabilmesi için Azula'ya karşı çıktığın zaman girdin gözüme, aferin dedim. Ama gene de Zuko gibi bir yakışıklılık abidesini hak etmiyorsun, üzgünüm.

Suki: Bence dizideki en güzel kız. Sokka'da ne buldu anlamak mümkün değil. Ama severiz sayarız.

Appa: Kadim dost, yüce bizon. Pek çok macerada bizimkilerin arkasını toplayan bu sevimli uçan bizon olmuştur. Dünya sana çok şey borçlu Appa!

Momo: Yerim seni yeriiiiim! Ben de öyle bir yarasa-maymun istiyoruuuum!

Ama Avatar'ın -çocukları hedef kitlesi olarak belirlemesinden gelen- eksileri de var elbette... Bir kere, kötü karakterler de dahil, kimse ölmüyor azizim! Bir-iki istisna var elbet, ama genel olarak savaş, yağma, talan sürüp giderken ölüme, ayrılığa, yıkıma dair -Katara ve Zuko'nun anneleri ile ilgili hisleri dışında- pek bir şey görüp işitmiyoruz. Ha ben demiyorum ki ortalık kan gölüne dönsün, Nickelodeon'da yayınlanan bir çizgi film, psikopat Japon animeleri gibi vahşi sahnelerle bezensin... Çocukları koruma politikasını anlayabiliyorum; ama animenin dramatik yönü biraz eksiliyor bu haliyle... Bir diğer itirazım ise Katara-Avatar aşkına: Yahu, taaa ilk sezonda Katara'nın kolyesinin Zuko'nun eline geçmesi ile başlayan, sonra 2. Sezonun son bölümünde Katara ve Zuko'nun birlikte hapse atılmasıyla gelişen bir Katara-Zuko elektriklenmesi var hikâyede. Devamında da bu ikili arasındaki nefret-bağışlama-sevgi aşamaları çok güzel işlendi. Hatta finalde doruk noktasına ulaşıp Zuko'nun kendini Katara'ya gelecek olan Azula şimşeğinin önüne atmasına kadar gitti iş. Yani bunca atraksiyondan sonra "oha, süper aşk hikâyesi geliyor!" derken çat diye Zuko Mai'ye, Katara Aang'e kapılanmaz mı?? Ulan madem "Çocukların kafası karışmasın, Avatarcık için üzülmesinler" deyip çark edecektiniz; niye gelgitleri ile müthiş dramatik potansiyeli olan Zuko-Katara ilişkisini ima ettiniz? Neden Avatar'ın dünyayı kurtarmak için dünyevi aşklardan, yani Katara'dan vazgeçmesi gerektiğini ima ettiniz? Hele o son sahnenin anlamı neydi, eğer Zuko hemencecik iyileşecektiyse Azula'nın ölümcül şimşeğinin önüne kendini neden attı? Katara'yı korumasının anlamı (arkadaşça bile olsa) daha derinlikli bir sahneyle verilebilirdi. Müthiş bir romantizm kaçtı gitti yahu... Yanarım yanarım, dizinin en karizmatik elemanı Zuko, güzeller güzeli, akıllı, cesur gül gibi Katara dururken emo kılıklı müthiş sıkıcı avanak Mai'ye yar oldu, ona yanarım... Evet, belki biraz abartıyor olabilirim, Zutaracıyım, n'apiim... Ama keloğlan keleş oğlan Aang'i ne kadar sevsem de, elimi vicdanıma koyunca söylemeden edemiyorum; son sahnede çocuk pornosu izlermiş hissine kapıldım, öğğğkkk! On beş yaşındaki Katara, on iki yaşındaki, yarı boyundaki yalınayak başı kabak oğlancığı öpüyor! Bi daha öğğkkkk! Ulan Katara-Zuko aşkı gerçek olsa, yüzyılın efsane aşklarından olurdu beee... Biri ateş, biri su; Yin ve Yang, zıtların müthiş çekimi... Nefretle başlayan bir ilişki... Eski düşmanına, canına kast eden adama aşık olan kız... Bence süper bir twist olurdu! Kimse yazmazsa, ileride mesela Bosna savaşı'nda, Sırp bir generalin oğlu olan, önce Sırplar safında savaşan, ama yapılan zulmü görünce ırkına ihanet edip Boşnakların safına geçen bir genç ile, eski düşmanı, yeni müttefiki Boşnak kız arasındaki nefret-aşk hikâyesini ben yazıcam... Öyle yani, acayip derin bir konu, adeta 4. bir sezon yaratılmasına yetecek bir potansiyel vardı bu aşk hikâyesinde; ama gene maalesef Avatar'ın hedef kitlesi 6-11 yaş grubu olduğu için senaristlerin gözü yemedi, çocukların kafasını aşk üçgenleriyle karıştırmayalım deyip kestiler bence... Yazık oldu... Oysa ki ikinci bir Rose of Versailles vakası olabilirdi.

Avatar'ın üçüncü sorunu ise son sezonun çabucak bitivermesi idi. O malzeme ile -Lotus kardeşliği, ejderhalar ve Güneş savaşçıları, Zuko-Katara-Aang ilişkisi, Zuko'nun annesine ne olduğu vs vs.- bir dördüncü sezon daha yapılabilirdi. Hatta son an'a kadar, çizgi dizinin ismiyle çelişiyor olsa da, bir yerlerde nasılsa sağ kalmış bir grup hava bükücünün olmasını bekledim gizliden gizliye. Olmadı. Üzüldüm. Ya da on sene sonrasını gösteren bir-iki sahne konmasını isterdim. O da olmadı. Tadında bırakıldı denebilir, ama bence eksik de bırakıldı. Dişimin kovuğuna bile yetmedi işte bee, böhüüü...

En iyisi açıp bi daha izliyim ben... Avatar forevır!

(#252766, 11/09/2009 01:10)

Frig uygarlığında anıt-mezarlara verilen isim. "Yığma mezar" şeklindedir; yani mezarın topraktan bir tepecik oluşturularak yükseltilmesi esasına dayanır. Tümülüslere bir nevi "Anadolu piramitleri" de denebilir.

Friglere ait kaya mezarlarının -maalesef- çoğu soyulmuştur! Buna karşın tümülüsler Frig ölü gömme geleneğini öğrenmemizde önemli rol oynarlar. MÖ 8. yüzyıl başlarından MÖ 6. yüzyıl ortalarına kadar kullanıldıkları sanılan tümülüslerin büyük bölümü Gordion (Yassıhöyük) 'dadır. Kentteki yığma toprak mezarlarının sayısı 100'e yaklaşır.

Aslında bu tip anıt-mezar kültürü Frigya'ya sonradan gelmiştir: Arnavutluk ve Makedonya'da soylu kişileri gömmek amacıyla tümülüs mezarların MÖ 1800-1500'den itibaren kullanıldığı bilinmektedir.

Toprak yığınının ahşap mezar odasına yapacağı baskıyı en aza indirmek için mezar şu şekilde yapılırdı: Ahşap mezar odasının üstü moloz taşlarla kaplanır, bunun üzerine kalitesi ve direnci fazla olan, sulandırılarak bulamaç haline getirilmiş kil serilir, sonra da kuru kilden tepe yığılırdı. Toprak kümesi, altındaki nemli kilin iyice kurumasından sonra yığılmış olmalıdır; çünkü ıslak kil kuruyunca mukavemeti artmaktadır.

Tümülüslerin yüksekliği gömülen kişinin önemine göre 2-3 ile 60-70 metre arasında değişmektedir. En büyük tümülüs, Gordion'daki -adından anlaşılacağı gibi- büyük tümülüstür. Bu 53 metre boyundaki tümülüsün yapılış tekniğine gösterilen özen, mezarın Friglerin en güçlü döneminde yaşayan bir krala ait olduğunu düşündürmektedir. Çeşitli iddialara göre mezar ya Midas'a ya da Midas'ın babası Gordias'a aittir.

Toprak yığını altında kalan mezar odalarının yeri büyük boy tümülüslerde ortada, alçak tümülüslerde ise mezar soyguncularına karşı alınan önlemle merkezden uzak yerlerdedir. Hatta tümülüsler öyle inşa edilir ki, mezar odasının yerini tam olarak bilmeyen birileri mezara girmeye çalıştığı zaman, toprak çökerek mezar odasını tamamen ulaşılamaz hale getirmektedir -- ki günümüzdeki kazıların en büyük handikapı da bu olmuştur! Öte yandan bu olay, Friglerin de tıpkı Mısırlıların piramitlerinin içine bubi tuzakları ve radyoaktif tuzaklar hazırlamaları gibi, davetsiz misafirlerden hiç hazzetmediklerini anlatmaktadır kısaca... E ölüleri rahat bırakmak lazım, değil mi ama?

Soylular için kentlerin dışında görkemli yığma mezarlar yapılırken, geniş halk kiltleleri için gösterişsiz mezarlar kullanılmıştır. Pazarlı halkı, ölülerini kalenin içindeki basit mezarlara, sırt üstü yatırarak gömmüşlerdi. Boğazköy halkı ölülerini yakıp, küllerini küpler içine koyarak gömmüşlerdi. Ayrıca Boğazköy'de çocuk mezarı olarak kullanılan bir vazo bulunmuştur. Bu Boğazköy ve Pazarlı'daki ölü külleriyle iskeletlerin tümü geç Frig dönemine aittir ve sürekli kent içine gömülmüşlerdir. Ancak Ankara'da yakılmış ölülerin küpler içinde gömüldüğü kent dışı mezarlar da bulunmuştur. Bu Ankara'da bugünkü Hacıbayram Camisi çevresindeki Frig kentinde yaşayan farklı halk sınıflarının varlığını gösterir.

Ayrıca Ankara'nın göbeğinde de (Emek, AOÇ, Beşevler dolayları) 20'ye yakın irili ufaklı tümülüs bulunmuştur; içlerinden çıkanlar Anadolu medeniyetleri müzesinde sergilenmektedir.

Bu da büyük tümülüsün resmidir:


(#220178, 14/11/2008 07:55)

Ryoko İkeda tarafından 1973'te mangası yaratılan, 1979'da ise Nippon televizyonunda animesi yayınlanan efsane dizi.
Japonca "Versay'ın Gülü" anlamına gelir.
İngilizce ismi "Rose of Versailles", Türkiye'de gösterildiği isim ise "Lady Oscar"dır.

Kısaltılmış ismi ile BeruBara olarak anılan çizgi filmin dört ana karakteri vardır: Bunlardan ilki, aristokrat bir Fransız ailesinin varisi olan Oscar François de Jarjayes'tir. Oscar, general Jarjayes'in 6. kızı olarak dünyaya gelir, fakat yıllardır erkek çocuk özlemiyle yanıp tutuşan General, Oscar'ın kız doğmasını bir türlü kabullenemez ve onu bir erkek gibi yetiştirir. 14 yaşına geldiğinde kılıç kullanma, ata binme ve silah atmada yaşıdı olan tüm erkeklerden bir adım önde olan kızımız, kral XV. Louis tarafından (o zamanlar) prenses olan Marie Antoinette'in koruma muhafızlığına atanır. Oscar bundan sonra kendini, siyasi hesaplar, entrikalar, komplolarla dolu bir dünyanın içinde bulacaktır. İkinci karakterimiz André Grandier ise Oscar'ın çocukluk arkadaşıdır: Oscar'ın dadısının torunu olan André, Jarjayes malikânesinde büyümüş, Oscar'ın en yakın dostu ve sırdaşı olmuştur. Ancak sınıf farklılıklarından dolayı, Oscar günden güne askeri kariyerinde daha da yükselirken André Jarjayes malikânesinin bir hizmetkâri olarak kalmaya mahkûmdur... Üçüncü karakterimiz, "ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" sözü ile tarihe kazınmış olan kraliçe Marie Antoinette'tir. Henüz 14 yaşında Avusturya'dan anlaşmalı bir evlilik ile Fransa'ya gelin gelen güzeller güzeli, saf Antoinette, Oscar tarafından küçük kardeşi imişçesine sahiplenilmiş (oysa iki kız aynı yaştadırlar), fakat zamanla yaptığı hatalar sonucu kendi sonunu hazırlamış trajik bir kraliçedir... Son olarak Hans Axel von Fersen, soylu bir İsveç kontudur, Oscar ve Antoinette'in hayatına hem mutluluk hem de büyük bir trajedi getirecektir...





Her yaştan animeseverin muhakkak bildiği BeruBara, artık biraz demode kalmış animasyon tekniğine rağmen konusu bakımından eskimeyen bir klasiktir.
Nerdeyse tüm dünya dillerine çevrilmiş, mangası dünya çapında 15 milyon kopya satmış, tum dünya televizyonlarında gösterilmiştir. Ülkemizde de Kanal 6, BRT ve TRT'de yayınlanmıştır. Ancak her çizgi filmi çocuk filmi zanneden anlayış sonucu, çocuk kuşaklarında gösterilmiş bir animedir ülkemizde. Oysa içeriği yetişkinlere hitap etmektedir: Arka fonunda Fransız tarihi ve ünlü Fransız devrimini hazırlayan koşullar irdelenirken, aşk, seks ve politika üzerine bir dramdır izlediğimiz. Hatta Oscar ve André hariç, animedeki diğer karakterler gerçek tarihi şahsiyetler olup anlatılan olaylardan pek çoğu da Fransız tarihine ait gerçek olaylardır!


--! spoiler !--
Aristokrat Oscar ve avam tabakasından André'nin aşkı, beyazperdedeki gelmiş geçmiş en büyük aşklardandır. Bu aşka en başta toplumsal koşullar izin vermez; devrim öncesi Fransa'sında soylu bir ailenin kızının bir halk çocuğu ile evlenmesi nerdeyse imkânsızdır! Bundan başka, erkek gibi yetiştirilen Oscar cinsiyet karmaşası yaşar: Önceleri tamamiyle bir erkek gibidir, hayatı işinden ibarettir. Ancak zamanla, İsveçli Kont Hans Von Fersen'e âşık olur. Ne yazık ki, Fersen, Kraliçe Antoinette'in sevdiğidir. Hatta Kraliçe'nin başına ne gelirse Fersen'e olan aşkından gelir... Oscar aşkını kalbine gömüp kendini kraliçesini korumaya adar. Öte yandan, yıllarca dostu bildiği André'nin kendisine olan aşkını itiraf etmesi ile büyük bir şok yaşar ilkin; ancak zaman içinde, aslında en başından beri sevdiği tek insanın André olduğunu anlayacaktır...
Bu arada şahit olduğu pek çok şeyden sonra Oscar kraliyet ailesine olan bağlılığını sorgulamaya başlayacak, zamanla kendini asilerin safında bulacaktır:
Ancak krala bağlılık bir aile geleneği olan Jarjayes'lerde, asi bir evlat ölümden beterdir: Oscar, babası tarafından evlatlıktan reddedilir. Yine de bildiğinden şaşmaz... İki asi sevgili, krala ve tüm toplumsal engellere rağmen bir araya gelebilecekler midir? Bunun cevabı, Fransız devriminin resmi olarak başladığı gün olan, 14 temmuz 1789'da verilecektir...
--! spoiler !--


Rose of Versailles'da sıklıkla başvurulan bir başka kavram da sembolizmdir: Dizi boyunca Oscar beyaz bir gül ile *, Antoinette ise önce pembe *, daha sonra da kırmızı bir gülle * temsil edilmiştir. "Versay'ın Gülü", her iki kadindir aslinda... Animenin en akılda kalan sahnelerinden birinde, André Oscar'a şöyle der: "Bir gül, asla bir leylak olamaz... Oscar, senin olmadığın biri gibi davranman mümkün değil..." Ayrıca sarışın Oscar "ışık", esmer André "gölge"dir, kapanış müziğinin sözlerinde ve çizgi filmin pek çok yerinde André'nin ağzından dökülür bu sözler *, André hayatı boyunca bir gölge gibi Oscar'ın yanıbaşından ayrılmayacaktır...

Rose of Versailles o kadar sevilmiştir ki, İngilizler tarafından filmi de çevrilmiştir. Ancak 40 bölümlük serinin 90 dakikaya sığdırılması mümkün olmadığından, film animenin yanında son derece sönük kalmıştır. Bundan başka, Takarazuka kadın tiyatrosu tarafından defalarca sahnede sergilenmiştir, hâlâ da sergilenmeye devam etmektedir.

Yine de Ryoko İkeda'nın güzel çizgilerinin Kouji Makaino tarafından bestelenen muhteşem soundtrack'i ile birleştiği animesinin tadı bir başkadır... Açılış ve kapanış müzikleri aşağıdaki videolarda izlenebilir. Günün birinde bizim Kurtuluş Savaşı'mızı ve/veya Çanakkale'yi de böylesine destansı, böylesine evrensel bir dille anlatabilen sanat yapıtlarını izleyebilmek ve tüm dünyaya izlettirebilmek dileğiyle...








kaynaklar: Wikipedia, www.ladyoscar.com, www.animeinfo.com, http://pages.interlog.com/~dgsimmns/RoV/RoV.intro.html, kisisel izlenimler *

(#187075, 09/05/2008 05:26)

"Sonra azizim, gece beraber ayrildik ortamdan, kizin oteline gittik, anlarsiniz ya... Eeee, kiz gonullu madem, reddedecek degiliz ya, salak miyiz, hahaha!"
Walkman'de kasedin tam sonuna denk gelmistim, ister istemez duydum bu laflari ve midem bulandi: Sinifimizin en sinir bozucu tiplerinden Melih'ti konusan; cevresine kendisi gibi akli fikri munasip bir yerlerinde olan birkac cocugu daha toplamis, belli ki dun geceki maceralarini anlatiyordu... Uzuntuyle icimi cektim; eh, turistik yorede yasamanin kotu yonleri de var... Biz kizlar nispeten daha masum kalmis sayilabiliriz, ama sinifimizda bu yasa gelip de turist kizlarla cinsel deneyim yasamamis erkek bulmak oldukca zor! Hayir yani beni ilgilendirmez, kim ne yaparsa yapsin, herkesin kendi hayati sonucta... Ama kimse gelip de ortalik yerde yatak maceralarini anlatmasin mumkunse! Butun bunlari aklimdan gecirirken suratim epeyce burusmus olmali ki, Melih'in gozu bana takildi ve pis pis siritti:
"Ooo, arkadaslar, cemre hanimefendi de buradalarmis, anlattigimiz seyler onun cici kulaklarini rahatsiz eder, ozur dileyelim: afedersiniz cemre hanimefendi, sizin bunlari duymamaniz lazimdi, boyle ayip seyleri duymak bekaretinize zarar felan verir maazallah!!"
Al iste! Simdi istesem de gerzek melih'i duymamazliktan gelemezdim. Ayni alayci nezaketle gulumsedim:
"Onemli degil Melih beyefendi, ben hayvan haklarini da savunan bir insanim, hatta bakiniz konusabilen hayvanlar da varmis, onlarin dusunce ozgurlugune de saygi gostermek gerek... Ah, cok pardon yanlis oldu, dusunce degil konusma ozgurlugu diyecektim, hayvanlar dusunemez tabii, degil mi?!"
"Ne diyon kizim sen, hayvan mi demek istiyorsun bana?" diye patladi Melih. Az onceki alayci gulumsemesinden geriye birsey kalmamis, burnundan soluyordu! ben de gayet rahat:
"Ben oyle ortaya konustum, alinan alinsin," dedim. "Ne bileyim; dusunmeden, icgudulerine gore yasayanlar hayvanlardi diye biliyordum da, o yuzden oyle dedim yani..."
Melih agzini bozup cirkeflesmeye hazirlaniyordu ki Gunes:
"icgudulerine gore davrananlar sadece hayvanlar degildir Cemre," diye cevap verdi sinifin diger kosesinden. "Melih'in cinsel yasamini herkesin ortasinda bagira cagira anlatmasini onaylamiyor olabilirsin; ama bu, aktif bir cinsel hayati olanlari hayvan konumuna koymani gerektirmez!"
Milletten bir "Ooo!" sesi yukseldi. Kendi kendime gulumsedim; tipik Gunes iste! Sinifin aykiri sesi, karismadan duramamisti... Gunes'le her konuda sik sik tartisiriz, ama ona olan saygim sonsuzdur: butun fikirleri dusunce suzgecinden gecirilmis, ozgun ve kendi icinde tutarli fikirlerdir cunku... Simdi de bakis acisini anliyordum, ama kusura bakma Gunes, ben senin gibi dusunmuyorum. Ona dogru dondum:
"Onu demek istemedigimi iyi biliyorsun Gunes, carpitma lutfen," dedim. "Benim hayvan gibi davrandiklarini soylediklerim, sadece seks yapmak ugruna hic tanimadiklari, hic birsey paylasmadiklari insanlarla yataga girenler! Yoksa ornegin evlilik disi seks yapilamaz, yapanlarin hepsi hayvandir falan demedim dikkat edersen.."
"Yine de insanin da icgudulerine gore davranmasinda bir problem goremiyorum ben," diye israr etti Gunes. "Acsak yemek yeriz, korkuyorsak siginacak buyuk bir guc arariz, sehvet duygumuzu tatmin etmek icinse seks yapariz... Bu mantiga gore, yemek yedigimiz icin de hayvan olarak adlandirabilirsin insanlari..."
"Ama insanlik onuru, akil, irade gibi kavramlar vardir, oyle degil mi Gunes?" dedim ben de karsilik olarak. "Mesela, gunlerdir birsey yemeyecek kadar ac kaldiysan bile, cok gururluysan kimsenin ekmegine saldirmazsin... Ya da seks ihtiyaci hissetsen bile iradeni kullanip onune ilk cikanla yatmayabilirsin, hayvanlardan farkimiz da budur!"
Artik siniftaki herkes konusmasini kesmis, tenis maci izler gibi bizim diyalogumuza kulak kesilmisti. Gunes:
"Ama sorarim sana Cemre," deyip gulumsedi, "Gunlerce ac kaldiktan sonra insanda hangi akil, mantik, irade kalir? ilk gordugu ekmege saldirmaz mi? Ve bunu yapmak, icgudulerine gore davranmanin tam karsiligi degil midir? kisacasi yeterince zorlarsan her insanda bir hayvanlik duzeyi vardir, herkesi hayvan olarak adlandirabilirsin Cemre!''
"Ama ben burda insanin o sinira kadar zorlandigi bir durum gormuyorum!" dedim atesli atesli. "Bazi durumlarda insan hayvanca davranip davranmamayi secebilir. Iste seks de oyle birsey! Onu yeterince ozel bir insanla paylasmiyorsan, yaptigin hayvanliktir bence!"
Siniftan gene bir "Ooo!'' ve alkis-islik sesleri yukseldi. Gunes siddetle basini salladi:
"Hic de degil! Insan cinselligi yeni tanidigi biriyle de yasayabilir, ne var bunda? Daha dogrusu soyle soyleyeyim; sokakta karsisina cikan ilk kadina tecavuz eden birinden bahsetmiyoruz ki; barda icki icerken tanistigi ve kendisiyle beraber olmaya gonullu olan biriyle yatan bir adamdan bahsediyoruz, boyle yapti diye hayvan mi oluyor simdi?"
Melih ve tayfasi Gunes'i alkisladi heyecanla, "Heyt be Gunes! yuru bee!" nidalari arasinda... Bu arada calan ders ziliyle birlikte sinif iyice kalabaliklasmaya baslamisti; sinifa her giren "N'oluyo yaa?" diye bir an bocaliyor, sonra konusulanlari duyunca cevremizdeki gittikce buyuyen cembere katilip ilgiyle bizi dinlemeye basliyordu. Gunes meydan okurcasina gulumsedi, haydi bakalim, simdi ne diyeceksin Cemre der gibi... Benimse yenilgiyi kabul etmeye hic niyetim yoktu:
"Sanirim problem bakis acilarimizin farkliligindan kaynaklaniyor," dedim, "Evet, senin bu mantigina gore hic tanimadigin bir insanla, karsindaki de buna razi oldugu surece, seks yapmak son derece dogal bir sey gibi gorunebilir... Ve evet, dogaldir, cunku hayvanlarin dogasina aittir! Neden biliyor musun Gunes, cunku bence seks herkesle yasanamayacak kadar ozel, hatta neredeyse kutsal birseydir!"
"Nasil yani?"
"Bak soyle: eger seksi her onune gelenle yasarsan, en sonunda mekanik, siradan bir zevk alma araci olur, tak-cikar hepsi bu! –millette gulusmeler oldu, hic aldirmadan devam ettim- ama senin icin gercekten ozel olan biriyle yasarsan, ve yalnizca onunla; o zaman zevk alma aracindan da fazlasi olur: iki bedenin birlesmesinden de ote, iki ruhun birlesmesi olur; aradaki sevgi onu bu hale getirir; bilmem, anlatabiliyor muyum? Bu denli ozel bir olayi, herkesle yasanabilecek salt fiziksel birseye donusturmek de hayvanliktir, iste bu kadar!"
Gunes bir an bocaladi, benden bu kadar romantik bir yaklasim beklemiyordu heralde! Siniftaki herkes de sus-pus olmustu, nasil tepki vereceklerini sasirmislardi. Kendi kendime gulumsedim, evet sasirmakta haklisiniz! Kim derdi ki o kati gercekci, erkek tavirli ve ukala cemre, seks konusunda bir eski devir romantiginin yaklasimina sahip olsun?? Tam da o sirada hoca girdi iceri, "N'oluyor, niye toplanmissiniz boyle? Haydi bakalim herkes yerine!" diye milleti kovaladi, ister istemez herkes sirasina yollandi. Melih yanimdan gecerken fisildadi:
''Yuh be! Utanmasan ibadet yapip cikacaksin seks'i!''
Gulumsedim, iste ilk normal tepki! Insanlarin benim fikrimi cok demode bulacagini biliyordum zaten... Isteyen istedigini dusunsun, bence seks gercekten cok ozel birsey, iste bu kadar! Kitaplarimi ve walkman'imi toparlayip arka siraya yollaniyorum; ildeniz'in yanina... Bu hafta hep ildeniz'le birlikte oturdum; sira arkadasi Ankara'ya gitti, ben de firsat bu firsattir deyip gectim yanina... Derslerde fisir fisir geyik cevirip inanilmaz egleniyoruz, hocalar bos biraktigi zamansa bazen beraber calisiyoruz, bazense yine muhabbetle geciyor zaman, ders nasil bitiyor hic anlamiyorum... Her neyse, kitaplarimi alip sirama geldigim zaman ildeniz'in gozlerinde acayip bir pirilti oldugunu fark ettigimi hatirliyorum. Tuhaf tuhaf suzdum onu:
"Ne?"
"Cemre, bu konuyu seninle hic konusmadigimiza inanamiyorum! Ve senin bu kadar ucuk fikirlerin olduguna da!"
"Iyi o zaman, ogrenmis oldun," dedim, biraz ters ters... ildeniz hemen:
"Yanlis anladin," dedi, "Ucuk derken, 'farkli' demek istemistim... farkli... Ve ilginc! Ve, muhtesem! Yani, en azindan bence..."
Bu defa sahici bir ilgiyle ona dondum:
"Ciddi misin? Yani, gercekten muhtesem mi buldun?"
"Evet, cok ciddiyim! Benim de hissettigim, ama dusunceye dokemedigim seyler bunlar, Cemre... Inan bana, cok sasirdim..." ildeniz basini salladi, dogru kelimeleri bulmak icin buyuk bir caba harciyor gibiydi . "Yani, ne bileyim, sen boyle seks-meks pek aldirmazsin gibi geliyordu... Yok yok yanlis anlama; yani baskalari adina konusuyorum, isteyen istedigiyle yatsin dersin gibime geliyordu..."
"Aslinda hala oyle diyorum..."
"Ya tamam, ama ne demek istedigimi anladin sen: isteyen istedigini secer, ama gercekten insani vasiflara sahip olanlar, kendileri icin gercekten ozel bir insan ararlar! –goz kirpti- simdi oldu mu?"
"Eh evet, hemen hemen oldu..." diye sirittim ben de. ildeniz gozlerini gozlerimin icine dikti. Yuzunde oyle duygulu bir ifade vardi ki, sasirdim, biraz da tuhaf hissettim kendimi. O ise, benim rahatsizligimin ayirdina bile varmadan ciddi bir ses tonuyla:
"Ben birlikte oldugum insani hic aldatmayacagim Cemre," dedi. "O yuzden cok, cok ozel biri olacak o insan... Ve ben onu, ne fiziksel, ne de duygusal olarak hic aldatmayacagim..."
O guzel gozlerine bakakaldim. Neydi bu simdi? Sakaya vurup: "Aferin sana!" diyebilirdim, ama ildeniz o kadar ciddi bir tonda konusmustu ki, sakalasmak gelmedi icimden. Bana cok ozel bir soz vermis gibiydi... Kaslarimi cattim, acaba "Aysel'le bizi ayarlama cabalarinin farkindayim, ama vazgec, cunku cok ozel biri olmasi gerek birlikte olacagim insanin..." demek istemis olabilir mi? Supheyle yuzune baktim, fakat gordugum yuzde baska imalar yoktu; ya da en azindan ben goremedim. icinden gelmis, kendisinin de benim bahsettigim insanlardan oldugunu soylemek istemisti anlasilan... Birden jeton dustu: daha once ildeniz'le cinsellikten hic konusmamistik, onun siniftaki diger erkekler gibi maceralari oldu mu olmadi mi, hic bilmiyordum mesela! Belki de, oyle maceralarinin olmadigini, olmayacagini soylemek istemisti! Neden bilmem, birden kocaman bir mutluluk geldi oturdu yuregime. Yuzum isil isil, gulumsedim:
"Biliyorum ildeniz..." dedim. Sadece o kadar... ildeniz de bana gulumsedi, anladigimi anlamisti. Sonra tahtaya donup dersi dinlemeye basladik.
Ve ben o an fark ettim ki, ildeniz'in boyle maceralara tenezzul etmemis oldugunu, hic konusmadigimiz halde, gercekten biliyordum...

(#146878, 12/09/2007 08:27)


vampir gücü
. Toplam Tanım: 2749
. Son Ziyaret: 2013/10/09 18:17
Dostları
. baptista
. tibbi atik
. nora
. kral cunyir
. breegadoon
. benlicenan
. notdra
. cucukvampir
. alesta ferro
Rastgele
. crazy99
. toryum66
. darius
. wannagoforaride
. woohoo
. casey jones
. princess of dark
. 5kaza
. senyorcedric
. ha1ime
vampir :