yağmur

  1. yağmur deyip nurullah genç'in yazdığı, 1990 türkiye diyanet vakfı na't-ı şerif büyük Ödülü'nü alan yağmur isimli na't-ı şerifi hatırlamamak imkansızdır..


    yağmur

    vareden'in adıyla insanlığa inen nur

    bir gece yansıyınca kente sibir dağından

    toprağı kirlerinden arındırır bir yağmur

    kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından

    rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat

    en müstesna doğuşa hamiledir kainat


    yıllardır boz bulanık suları yudumladım

    bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları

    yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım


    hasretin alev alev içime bir an düştü

    değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü

    sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde

    yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü


    ıhtiyar cübbesinden kan süzülür nebi'nin

    gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla

    mehtabını düşlerken o mühür sahibinin

    sarsılır ebu kubeys kovulmuş feryatlarla

    evlerin anasına dikilir yeşil bayrak

    yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak


    zaman, ayaklarımda tükendi adım adım

    heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı

    çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım


    yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü

    düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü

    yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe

    her sayfada talihsiz binlerce kurban düştü


    bir güzide mektuptur, çağların ötesinden

    ulaşır intizarın yaldızlı sabahına

    yayılır o en büyük muştu, pazartesinden

    beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına

    susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin

    sükutu yar, sevinci dualar kadar derin


    çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım

    bir cezir yaşadım ki, yaşanmamış mazide

    dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım


    sensiz kaldırımlara nice güzel can düştü

    yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü

    yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin

    en son, avucumuzdan inci ve mercan düştü


    melekler sağnak sağnak gülümser maveradan

    gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar

    mutluluk nağmeleri işitirler hıra'dan

    bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar

    bir bebeğin secdeye uzanırken elleri

    paramparça, ateşler şahının hayalleri


    keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım

    o mücella çehreni izleseydim ebedi

    sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım


    sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü

    baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü

    katil sinekler deldi hicabın perdesini

    ıstiklal boşluğuna arılar nadan düştü


    dolaşan ben olsaydım save'nin damarında

    tablosunu yapardım yıkılan her kulenin

    ebedi aşka giden esrarlı yollarında

    senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin

    tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü

    on asırlık ocağın savururdum külünü


    bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım

    fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak

    uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım


    sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü

    mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü

    sana meftun ve hayran, sana ram olanlara

    bir bela tünelinde ağır imtihan düştü


    badiye yaylasında koklasaydım izini

    kefenimi biçseydi ebva'da esen rüzgar

    seninle yıkasaydım acılar dehlizini

    ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar

    Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya

    bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya


    suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım

    tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu

    bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım


    haritanın en beyaz noktasına kan düştü

    kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü

    mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi

    hakların temeline sanki bir volkan düştü


    firakınla kavrulur çölde kum taneleri

    ahuların içinde sevdan akkor gibidir

    erdemin, bereketin doldurur haneleri

    sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir

    şemsiyesi altında yürürsün bulutların

    sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların


    devlerin esrarını aynalara sorsaydım

    çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler

    okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım


    sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü

    ılkin karardı yollar, sonra heyelan düştü

    güvenilen dağlara kar yağdı birer birer

    sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü


    yağmur, duysam içimin göklerinden sesini

    yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir

    yıldırımlar parçalar çirkefin gölgesini

    sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir

    yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından

    alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından


    madeni arzuların ardında seyre daldım

    küflü bir manzaranın çürüyen güllerini

    senin için görülen bir düş de ben olsaydım


    şehirler kabus dolu; köylere duman düştü

    tersine döndü her şey sanki; asuman düştü

    kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali


    hazindir ki, dertleri aşmaya umman düştü

    ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır

    seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur

    sensiz doğrular eğri, beyaz bile karadır

    sesini duymayanlar girdabında boğulur

    ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin

    şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin


    saatlerin ardında hep kendimi aradım

    bir melal zincirine takıldı parmaklarım

    yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım


    sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü

    sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü

    bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül

    yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü


    ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde

    senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay

    her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde

    sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray

    tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin

    mekanın fırçasında solmayan resim senin


    yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım

    güzellik şahikası gülümserdi yüzüme

    senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım


    tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü

    toplumun gündemine koyu bir isyan düştü

    ıniltiler geliyor doğudan ve batıdan

    sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü


    islaklığı sanadır ahımın, efganımın

    ıçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler

    sendendir eskimeyen cevheri efkarımın

    nazarın ok misali karanlıkları deler

    bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin

    renkleri birbirinden ayıran mihenk senin


    bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım

    kapanıyor yüzüme aralanan kapılar

    sana hicret eden bir kureyş de ben olsaydım


    yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü

    beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü

    silindi hayalimden bütün efsunu ömrün

    bir dönüm noktasında aklıma rahman düştü


    nefesinle yeniden çizilecek desenler

    çehreler yepyeni bir değişim geçirecek

    aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler

    anneler çocuklara hep seni içirecek

    yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin

    sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin


    damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

    batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

    kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım


    kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü

    zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü

    şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın

    ınsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü


    yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

    çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

    dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

    sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

    uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

    bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

    okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

    senin için görülen bir düş de ben olsaydım

    yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

    senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

    sana hicret eden bir kureyş de ben olsaydım

    damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

    batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

    kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
    (#33893) herseyemaydanoz|28.08.2006 14:18|